Hissizlik için de bile hislerim var... Umut ettiğim ışıkların hepsi bir bir sönüyor. Derin biriyim ben, derin hisleri olan, derin düşünceleri... Yüzüm güler, yeri gelir içten kahkaha da atarım, ama bir o kadar da büyük üzüntülerim, hayal kırıklıklarım var. Hepsini gülen yüzümün ardına saklar, kendime insanların gördüğü mutluluk maskesi yaparım. "Bakın iyiyim ben! Mutluyum, hiç bir şey beni yıkamaz, güçlüyüm ben, bir şeyim yok... Her şey yolunda..." Oysa ki gırtlağıma kadar doluyum mutsuzlukla. Yorgunum, kızgınım, dargınım, kırgınım ve hayallerimin yıkılışına üzgünüm. Herkes anlar belki ama benim kadar değil.
Tanrı'nın formülü kitabını okuduktan sonra isminden dolayı etkilenip aldığım kitaba başladım. İsminden dolayı diyorum çünkü bir beyaz yakalı olarak "Pazartesi sendromu"nu duymadığım tek bir hafta başım bile olmadı. Bana sorarsanız benim Salı sendromum var.
Kitaba değinecek olursak, kitapta işleneceğini herkesin bildiği ve tuhaf bir şekilde engellenemediği bir namus cinayeti anlatılıyor. Kitabın yazarı Gabriel Garcia Marquez çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce işlenmiş bir cinayeti aktarıyor. Sadece cinayeti anlatmakla kalmıyor arka planda toplum psikolojisini, halkın ortak davranışlarını bire bir aktarıyor.
Kitabın daha ilk sayfalarında öğrendiğimiz cinayeti, Marquez öyle bir dille anlatmış ki, cinayetin şekli son sayfalarında anlatılsa da son sayfaya kadar bir an olsun sıkılmadan okuyorsunuz. Bu zaten bilinen bir gerçek, esas önemli olan bunun bilinmesinin cinayetin önlenmesi için hiçbir katkı sağlamaması.

