Uzun zamandır yazı yazamıyorum. Kalemim tükenmiş gibi hissediyorum. Ya da bunun gibi bir şey bilemiyorum.
Ancak bugün kalbimin bir türlü inanmadığı bir şeyi gördüm. Tekirdağ'a yosun kokan yollarına gittim ve denizin o hali bir türlü içime sinmedi. Bunu yapanların yüreklerine nasıl siniyor anlamıyorum. Doğayı neden bu kadar katlediyoruz? Yaşamamızın en temel kaynağına neden böylesine hırçın saldırılar yapıyoruz? Bu sorular ve daha fazlası kafama üşüştü bugün. Dayanamadım da öyle görmeye... Yüreğim paramparça evin yolunu tuttum. Gerçekmiş...
"Sessizlik, derinlere dalma, yaratıcı insanın eylemidir. Sessiz olmalıdır yaratıcı kişi. Bu sessizlik Kant'ın, Hegel'in anlattığı türde evrenden soyutlanma değildir. Evrenin derinliğine inme, varlık özünde sınırsızlığa varma, yığınların içinde onlardan uzak, yükseklerde, derinlerde yaşamadır. Öze, yaratıcı olana dalmaktır. Düşünen kişi, yaratan ve seven kişidir."
Hiç duydunuz mu sırf farklı şekilde açıyor diye, açmasına izin verilmeyen bir çiçek, gövdesi kocaman diye köklenen ağaç, yavaş yavaş uzuyor diye hakarete uğrayan ot, istenilen zamanda tatlanmıyor diye küfür edilen meyve... Duydunuz mu hiç?
Sera gazının yayılımını azaltmak için yapılan onca önleme rağmen, Dünya'nın atmosferindeki karbondioksit seviyesi Nisan ayında rekor kırdı. Şöyle ki, milyon başına 410 parçadan fazla bir değere erişti. Bu miktar, son 800.000 yılı kapsayan veriler içinde en yüksek noktayı temsil ediyor.