Hiç düşündünüz mü? Özlemek nedir? Nasıl bir şeydir? Uzun zamandır hiç bir harfi aklımdan çıkmıyor bu kelimenin. Her bir harfini içeren sayısız kitaplar okudum, sayısız yerler gezdim anlamını bulabilmek için. Özlemek ki bazen şefkatli bir bakışı, tatlı bir kokuyu, sıcak bir gülüşü... Fark ettiniz mi hiç? Kötü olan hiç bir şeyi özlemeyiz. Kötü anılar bırakan insanları ise ASLA!
Bazı zamanlar kocaman bir ağız sizi yutacak gibi hissedersiniz. Yaşadığınız ilişkiler içinde iki kişiymişsiniz duygusunu bir türlü yaşayamazsınız. Gün gelir, 'oburluk' kelimesinin başka bir anlama geldiğini fark etmeye başlarsınız. Bu artık sadece 'iştahlı olmak' anlamını taşımamaya başlar sizin için. Burada ki farklı anlamı, insan ilişkilerinde ve hayata karşı olan oburluk olarak ele alıyorum. Bu öyle bir açgözlülüktür ki, sonu gelmez bir istek ve doyumsuzluk haline seyirci kalırken öte yandan da bir türlü karşınızdakine konduramazsınız; "Yok artık bu kadar olmaz, olamaz" diye...
Sanskritçe'de ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her türlü şeyden korunmuş, şiddetin asla yaşanmayacağı anlamına gelen Agartha, Tibet ve Orta Asya efsanelerinde Asya'daki sıra dağların içinde bulunduğu öne sürülen ve milyonlarca kişinin yaşadığı bir yer altı kentidir.
Bugün Beyhan Budak'ın izlediğim bir videosundan yola çıkarak böyle bir yazı yazmaya karar verdim.
Özgüven anlam bakımından, kendimiz hakkında ne düşündüğümüz ve kendimizi ne kadar değerli gördüğümüzdür. Eğer kendimiz ile ilgili olumsuz konuşmalar yapıyorsak, kendimizi sürekli eleştiriyor ya da yargılıyor, başardığımız onca şeyi küçümseyip, yapamadığımız şeyleri önemsiyorsak, belki biraz da olsa bir özgüven problemi yaşıyor olabiliriz.
"Sessizlik, derinlere dalma, yaratıcı insanın eylemidir. Sessiz olmalıdır yaratıcı kişi. Bu sessizlik Kant'ın, Hegel'in anlattığı türde evrenden soyutlanma değildir. Evrenin derinliğine inme, varlık özünde sınırsızlığa varma, yığınların içinde onlardan uzak, yükseklerde, derinlerde yaşamadır. Öze, yaratıcı olana dalmaktır. Düşünen kişi, yaratan ve seven kişidir."
Dijital oyunlar git gide gerçek dünyayı andıran detaylarla donatılmaya başlandı. Aldatıcı bir gerçeklik sunduğu için, son yıllarda özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerine odaklanan bir çok araştırma yapıldı. İddia edilene göre bu oyunları oynayan ergenlik dönemindeki çocuklar daha saldırgan oluyor.
"Üzülme, bir yandan korkun bir yandan umudun varsa iki kanatlı olursun; tek kanatla uçulmaz zaten. Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır. Allah; sana sıkıntı vermekle kirini, tozunu alır, niye kederlenirsin? Taş; taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmayı dileyen taş; ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır." der Mevlana ve şöyle ekler; "Üzülme, kaybettiğin her şey bir gün başka surette geri döner."
Çocuklara sürekli bir şeyler öğretme telaşında olduğumuz için sık sık unutsak da, aslında hayata dair onlardan öğreneceğimiz çok şey var. En önemlisi de, çocuksu gözlerle dünyaya bakabilmek. Hayatta, her şeyi ilk kez görüyormuş ve yeniden keşfediyormuş gibi büyük bir merakla bakabilmek ve yaşanılan anın içinde bir çocuk gibi kaygısız durabilmek.







