"Sessizlik, derinlere dalma, yaratıcı insanın eylemidir. Sessiz olmalıdır yaratıcı kişi. Bu sessizlik Kant'ın, Hegel'in anlattığı türde evrenden soyutlanma değildir. Evrenin derinliğine inme, varlık özünde sınırsızlığa varma, yığınların içinde onlardan uzak, yükseklerde, derinlerde yaşamadır. Öze, yaratıcı olana dalmaktır. Düşünen kişi, yaratan ve seven kişidir."
Dijital oyunlar git gide gerçek dünyayı andıran detaylarla donatılmaya başlandı. Aldatıcı bir gerçeklik sunduğu için, son yıllarda özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerine odaklanan bir çok araştırma yapıldı. İddia edilene göre bu oyunları oynayan ergenlik dönemindeki çocuklar daha saldırgan oluyor.
"Üzülme, bir yandan korkun bir yandan umudun varsa iki kanatlı olursun; tek kanatla uçulmaz zaten. Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır. Allah; sana sıkıntı vermekle kirini, tozunu alır, niye kederlenirsin? Taş; taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmayı dileyen taş; ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır." der Mevlana ve şöyle ekler; "Üzülme, kaybettiğin her şey bir gün başka surette geri döner."
Çocuklara sürekli bir şeyler öğretme telaşında olduğumuz için sık sık unutsak da, aslında hayata dair onlardan öğreneceğimiz çok şey var. En önemlisi de, çocuksu gözlerle dünyaya bakabilmek. Hayatta, her şeyi ilk kez görüyormuş ve yeniden keşfediyormuş gibi büyük bir merakla bakabilmek ve yaşanılan anın içinde bir çocuk gibi kaygısız durabilmek.
Eğer bir yerde gözyaşların birikmişse yazmaya ihtiyacın vardır, demiş Paulo Coelho. Ne güzel ifade etmiş aslında. Öyle değil midir? Ancak biz yazarak içimizi dökmek yerine, ağlamayı tercih ederiz. Ben ise aynı anda ikisini de yapmayı tercih ediyorum. Gözyaşlarıma boğularak yazı yazmayı tercih ediyorum.
Bilirim ki o zaman daha akıcı olur. Fütursuzca akıp gider kelimeler, cümleler aklımın köşelerinden... Her zaman mı böyle peki? Tabi ki hayır. Bugün mutlu şeyler yazmak ve sizleri herhangi bir konuda bilgilendirmek istemiyorum. Bugün sizlere pozitiflik de yüklemek istemiyorum. Bugün çizgimden çıkıp size ağlamanın ne demek olduğunu hatırlatmak istiyorum sadece. Ağlamanın bir acizlik değil, bir erdem olduğundan bahsetmek...
Bugün ben ve gözyaşlarım cümlelere dönüşüp, bir nebzede olsa rahatlayabilmek istiyoruz.
Dediğim gibi insanlar bunu zayıflık olarak algılar ancak Allah'ın nefes almaktan sonra bizlere bahşettiği en güzel özelliklerden biridir, ağlamak... Bırakın aksın. Mutluluk için aksın, öfkeden aksın, üzülünce aksın, üzünce aksın... Ağlamanın bile bakın bir çok çeşidi var.
O yüzden bırakın akıp gitsin hepsi.
Sonuçta rahatlamaya ihtiyacımız var ve özümüzde insanız hepimiz. Umutların yeniden yeşerebilmesi için, iyiliğin yeniden doğması için, mutluluğun kapınızı tekrar çalabilmesi için bırakın yüreğinizdeki inciler biraz daha azalsın ve ruhunuzu hafifletsin.
Mıknatıs gibi her tersliği üzerinize mi çekiyorsunuz? Batıl inançlarınız yok, çekim yasasına da inanmıyorsunuz ama nedense her zaman aynı şey sizi buluyor ya da her şey üst üste geliyor. "Neden hep ben?" sendromu yaşıyorsanız, nedenini burada elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım.
"Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!" demiş Mustafa Kemal Atatürk.
Her gün ki rutinim aslında onlar. Yapmaktan asla sıkılmayacağım. En keyif aldıklarım. Şuanda olduğu gibi masada bilgisayarımda bu yazıyı yazıyor oluşum, bir yanımda kitabımın ve mis kokulu kahvemin oluşu... Güneş bile aheste aheste vuruyor üzerimize.







